26 Ocak 2025 Pazar

Esrik Rüyâlarım Yahut Neden Yazıyorum*

 



Bu başlığı niye attım ya da bu soruyu neden soruyorum? Bunları söylersem ayıplanacakmışım gibi zavallı bir korku var üzerimden atamadığım. Arkadaşlarımın benimle paylaştıkları sırları ifşa etmek gibi. Sırlarına sadık kalacağımdan emin olsam da böyle hissederim. Ama bu soruyu da sormak istiyorum her defasında kendime. Size diyemiyorum; çünkü içinde bulunduğumuz şu melun günlerde parçalanmış bu sorularla muhatap olun istemiyorum. Bir kaybedişin kılıf bulma gayesinden hallice.  Emin olamadığım bir mesele de şudur; Ben yazar mıyım? Sorduğuma göre, cevabın da muhatabı benim. Şüpheyi her zaman hafızamın bir köşesinde saklı tutarım çünkü. Basılmış, okunabilecek bir kitaptan bile yoksunum sonuçta. Yabana atılacak bir cümle değil kurmaya çalıştığım bu cümle. Kelimelerle aram fena sayılmasa da suyu bulandırarak soru değiştirerek soruyorum: ben şair miyim? Bakmayın, hoyratça kelimeleri savurduğuma, kabuğu ortadan kırılmış faili meçhul bir ürkeklikle boğuşuyorum kelimelerle.  Ama öte yandan on dokuz yıldır düzenli olarak tek yaptığım eylem olduğu da bir hakikat. Bu eyleme şahit olanların isimlerini saklı tutarak söylüyorum tabii.  Ağzımda ne geveliyorum o zaman, ne ima etmeye çalışıyorum? Beni anlamadıklarını ya da neden birçokları gibi okunmuyorum demek mi istiyorum acaba? Şimdi buna hayır, böyle bir düşünceden çok uzaktayım desem inandırıcı gelir mi size kelimelerimin astarı. Bu ikisi değilse de ne?

Sorduğum soruya cevap verişimi başka neyle izah edebilirim? Hadsizlik, bilmişlik edasına girmek değildir de nedir bu? Gene soruyla karşılık veriyorum gördüğünüz üzere. Hayata karşılık veremeyen şu kendini bilmezin söylediklerini işitiyor musunuz? Kusura bakmayın, şunu söylemeden edemeyeceğim; Georges Perec’in “Doğdum” kitabını okumuş olmasaydım bu yazıyı da yazmayacaktım. Sanırım böyle bir derdimiz de olmayacaktı. Fakat iyi yazarları okuyunca insana öyle bir özgüven saplanıyor ki sormayın. İyi ki bu yazarı okuyorum, demekten başka çare bırakmıyorlar size. Doludizgin atı dizginlemekten daha zor bir uğraş bu.  Eğer bunu sayıklamak bir kabahatse suçlusu da az önce adını itiraf ettiğim yazarın bizatihi kendisidir. Tutanaklarda böyle geçsin isterim. Yazarın yaşadığı onca acıdan sonra bu şuursuzluğu yapmaktan men ediyorum kendimi. Kaldı ki bu yazar kadar cesur değilim;  yazarın adını veriyor olmam yazdıklarıma makul bir kılıf dikmekten kaynaklanıyor. Onun arayışlarının yanında benimkisinin adı bile okunmaz nihayetinde. Geçmişimize şahsi bir not bırakmak da diyebiliriz. Buraya kadar yazdığım her kelimeyi okumadan silmeyi tasarladıysam da doğrusu kıyamadım, zira duygusal olarak bu kadar yükselebileceğim başka bir gece daha yakalayacağıma ihtimal vermedim ve vazgeçtim silmekten. Bu fikri uzaklaştırdıktan hemen sonra başlığın haddinden fazla büyük anlamlar barındırdığı gerçeği gözüme çarptı. George Orwell’ın “Neden Yazıyorum” makalelerinden oluşan kitabının ismi yanım sönüp duruyordu karşımda. Bu kadarını da yapmak fazlaca küstahça olurdu çünkü. Aslında yazmak, tam böyle bir şey işte; küstahçadır. O yüzden başlığa da dokunmadım, dokunmuyorum.

 Ne yazarsanız yazın, yazdıklarınızı hep başkalarının aşkıyla kıyaslarsınız ve bu kıyas sizi hep dibe çeker. Siz yapmasanız da birileri yapar, haklı olarak.  O kadar yüksek bir yerlerdedirler ki bu isimler ne yazarsam yazayım onlara erişemeyeceğim düşüncesi sizi en olmadık yerinizden kanatır. Döktüğünüz her kelimeyi içinize atarken yutkunarak gökyüzüne bakarsınız.  Hıçkırık gibi bir şeydir bu. Boğazınız düğümlenerek devam edersiniz yaranızı sarmaya. Her şeye rağmen dışarıda sizi anlayabilecek bir göz ararsınız.  “Yazmasaydım deli olacaktım” diyen Sait Faik’i hatırlarsınız belki de. Hah işte birazdan diner bu acı, diye kendinizi avuturken buldum derken, nafile, bu da derman olmaz derdinize.

Bu sefer, yazıyorum da ne oluyor, dersiniz, ki azımsanmayacak kadar çoktur “bu seferler”. Bari dergilerde yazdıklarım yayınlansın, belki geçer bu acı dersiniz; sonra gayret edersiniz bir şekilde yayınlanır. Kitaptan bahsetmiyorum bile. Hiçbir şeyin değişmediğini fark edersiniz. Yazmak bu değildir çünkü. Bir şey’e bağımlılık duymak gibidir yazmak, neden yazdığınızı bilemezsiniz, ama o şeyi istediğinizi hissedersiniz. Mantıklı bir cevap da aramazsınız. Bu esrik hallere mantıksal cevaplar aramak zaten saçmadır.  Kabahatler kanununda kendine kalınca yer bile bulur, biraz zorlasak.

Bu yazıdan önce onlarca yazı var başladığım. Öyle büyük bir arzuyla başladım ki her birisine, yazdıkça o arzunun sönüşüne ayak uydurur ve yazmayı bırakırdım. Şimdi ta baştan kurmaya çalıştığım bu yazının çatısını yarım bırakmadan yayınlıyorum.

 Bu satırlar yayınlandığında ise dünya dönmeye devam edecek yine, birileri yine utanmayacak yaptıklarından, ne yazık ki birilerinin ihmalleri yüzünden yine birileri ölecek ve yine suçlu görünmeyecek ortalıklarda. Neden yazıyorum, diye sordum da neden rüyâlarımdan bahsetmedim?  



12 Ocak 2025 Pazar

“HardLove”un Cinsel Objesi




İçimizde tarifi zor ağrılarla yaşarız çoğu zaman ve değil başkaları kendimizden bile saklamaya çalışırız. Örteriz yaralarımızın üstünü yani. Anlatmamak ya da anlatamamak arasında boğuşarak içimizdeki kırıkları kanatmayı da göze alırız. Bazen duygularımızı zorlayıp anlatmaya ikna ettiğimizde de karşımızdakinin bizim gibi ağrılarının olmadığını fark ettiğimizden hemen oracıkta vaz geçeriz gırtlağımızdaki harflerin beyhude çıkmasına. O mazbut ağrıları kabul edip onlarla yaşamaya çalışırız. Bu ağrılar öyle ağırlaşır ki böğrümüzde, onları taşımaktan iflahımız kesilir yine de anlatmak gelmez içimizden, direniriz buna. Ta ki hiç ummadığımız o kişi bir yerde karşımıza çıkana dek. Nasıl olduğunu bilemesek de iyi hissederiz yanında. Açarız kalbimizi, belki de ağlarız diz dize. İşte, “HardLove”, içimizdeki kırıklara dokunan böylesine bir oyun. Hızlı bir giriş oldu sanki. “HardLove”, neyin nesidir peki? Başta buna açıklık getirelim ki sözlerimizin de bir karşılığı olsun. “Artalan Kolektif”te Anıl Can Beydilli’nin yazıp yönettiği ve nihayet geçenlerde Barış Manço Kültür Merkezi’nde seyretme fırsatı bulduğumuz, adıyla müsemma, iddialı hard bir oyun. Bu tek perdelik oyunun özetinde de belirtildiği üzere barda tanışan iki kişi sevişmek için eve gelir. Görünen o ki, eve geliş sebepleri de bellidir; sevişmek. Sahneye girer girmez bu yöndeki arzularını birbirlerine örtük bir şekilde ifade ederken ilerleyen dakikalarda kabuğunu kırmak için de üzerine üzerine giderler. Aslında her şeyi ifşa ederek dışa vururlar duygularını, desek daha uygun bir söylem olur. Akış devam ederken de adrenalin hormonu devreye girerek düşüncelerden ziyade bedenlerin çarpıştığı anlara odağımızı çevirmemiz gerektiğini hatırlatır bize. Her şeyin çıplak olarak anlatıldığını düşündüğümüz anda ise gerçeği yüzümüze vurur ve pek âlâ yanıldığımızı söyler iki karakter de: anlaşmadan sevişmeyelim. (Sıla’nın ‘sevişmeden uyumayalım’, şarkısı sanki bu oyun için yazılmış, tüm dizeler o kadar yerine oturuyor ki, hayret)

Öyle ki; karakterlerin gerçek adı ne, ikisi ne iş yapar, nerede, nasıl yaşar gibi bilgileri yazar bizimle paylaşmaz bile. Önemli de değildir zaten, özellikle oyun kişileri için. Paylaşmak istedikleri başka şeyler çünkü, bizi ilgilendirmeyen türden. Herhangi iki kişi, herhangi bir odada sevişmek istemektedir, o kadar. Mı? Bu yüzden isimler, birer göstergeden başka bir şey değildir. Ahmet ile Ayşe’dir onlar, ama başkaları da olabilir bunlar. Varsayalım ismimiz budur dercesine bilinmezliğe sürüklerler bedenlerini, düşüncelerini. Buna inanıp inanmak da bizim sorunumuz olarak kalır cebimizde. Bu isimlerin çağrıştırdığı ironinin bizi götürdüğü yer de belli hem. Eylemlerin ve sözlerin anlam kazandığı odanın içinde yaşananlardan başka isimlerinin hiçbir önemi olmaz nasılsa. Bir oda, iki beden ve yüzlerce kelime ve hareket. “Hiçbir şekilde öylesine yaptım, öylesine çıktı ağzımdan” dememek için dikkat etseler de o hataya düşerken bulurlar kendilerini.

“ben senin ne istediğini bir anlasam.”
“daha güçlü şeyler istiyorum”
“cinsel obje olarak gördüğümü düşünüyorsun”
“ya senin adın neydi”
“ hiç fark etmez bu saatten sonra”

Zira söylendiğinde ya da yapıldığında aralarındaki iletişimin nasıl evirildiğini anlamak adına yukarıda alıntıladığımız sözler ne demek istediğimizi açıklar niteliktedir. Diyaloglar biraz da bu ritimle ilerler aslında: Tik tak. Tak tik. Sonra hareket. Yanlış anlaşılmalara sebep olabilecek bir ritim. Ritim demişken Aristoteles, ritmin insan davranışlarını ve ruh hallerini etkilemekle beraber değiştirdiğini de belirtir. Bu ritimlerin bazıları, insanları sakinleştirdiğini bazılarınınsa dengelerini bozduğunu da söyler. Bu oyun için o kadar geçerli bir niteleme ki bu. Karşılıklı olarak yaralarını deşerken (bazı durumlarda mahsus) ne denli acı duyduklarını davranış ve sözlerindeki o ritimle görürüz. Bu arada, söz konusu hesaplaşmaların asıl nedeni tam anlamıyla açıklanmadığı ve dahası üzerinde durmadıklarından mı bilinmez yeterince anlaşılabildiğini söylemek güç. Böyle düşünmemizin haklı sebebini de çatışmanın yeteri kadar “hard” olmadığına bağlayabiliriz belki.

Karakterlerin söz ve jestlerindeki komik ögeler işlevselliğini yerine getirerek seyircide karşılık bulurken, ne yazık ki hayatlarına dair ruhsal pürüzlerin anı kurtarmaktan öteye gitmemektedir. Geçiştiriliyor gibi, daha çok bunu sonra konuşalım cinsinden. Trajikomik unsurların ortalıkta dolandığı bir hikâye diyerek dengeyi sağlayabiliriz belki. Hemen hafızamızı zorluyor ve acaba bu duygusal gelgitlerin sebebi alkol ve bir türlü zirveye çıkamayan cinsel bağımlılık mıydı? Fazla mı mübalağa ettik acaba? Yoksa rahatlamak için çaba gösteren, her defasında kesintiye uğrayan ve bir türlü doyuma ulaşamayan anların içinde dolanıp durmalarını başka neyle izah edebiliriz ki? Ya da gece bittiğinde hiçbir şey yaşanmamışçasına kaldıkları yerden devam mı edecekler yoksa var olan yaralara bir yenisini daha mı ekleyecekler? Bu sorular belleğimizde dursun şimdilik.

Ahmet’i oynayan Atakan Yılmaz’ı oyundan yarım saat önce dışarıda görüp sonrasında sahnede büründüğü karakterle karşılaşmak gerçeklik algımızı kısacık da olsa sarssa da toparlayabildik. Oyun değil de gerçekten odasını dikizliyor gibi hissettik. Yatak odasını gördüğümüz kaç oyun var ki izlediğimiz. Böyle düşündüğümüz için ayıplanmayız umarım. Ahmet’in gizli yaralarına inandırabilmesi karaktere ne denli inandığının göstergesiyle açıklayabiliriz sanırım. Kendini oynamak gibi bir şey herhalde. Yalnız oyundaki önemli diyebileceğimiz bir sahnede Ahmet’in karnına aldığı bıçak çiziğinin üzerinde durmaması, gerçeklik duygusuyla baktığımızda bunun gözden kaçan bir ayrıntı olarak kabul edebilir miyiz? Bir karşılığı varmış gibi durup sonrasında bu acının sönüp gitmesini bu şekilde açıklayabiliriz ancak. Bununla beraber; karakterlerin aydınlandığı diğer bir deyişle korkularını aştığı, gerçekten anlatmaya başladıkları sahne olması açısından son derece önemli bir yerde konumlanmakta sahne.

Bir de Ahmet, anladığımız kadarıyla titiz olan biridir; ancak yatağını dağınık bir vaziyette bırakıp dışarı çıkmasını es geçebilir miyiz? Bu ufak ayrıntıların göze battığını söylememizde bir sakınca yoktur umarım. Tuğba Sorgun’un Ayşe’si ise daha ilk dakikalarda eve geliş niyetinin seks olduğu çok açık. Bu tür rollerin bıçak sırtında olduğunu söylemeye lüzum yok. Dengeyi bulmadığınız anda dağılabilme ihtimaliniz yüksek olabiliyor çünkü. Yine de Ayşe karakteri kabuğunu tam kırmadığını, cinsel arzularını yeteri kadar dışa vurmadığını da belirtmek gerekir. Özellikle fantezisini anlattığı sahnede çıkarmak istemediği kişi de gösterdi bize. Bu açıdan her iki oyuncunun hakkını teslim etmeliyiz, sözlü iletişiminin yanında bedensel iletişimleri de uyum içindeydi. Daha vülgarize tabirle müthiş bir ikiliydiler.

Duyguları kanırtmadan çerçeve içinde kalıp hareket tasarımına odaklanmalı en iyisi. Özellikle yatak üstünde ahenk içinde yaptıkları o hareketlerin estetiği bu cümleyi kurmamız için yeterli bir sebep. Müzikal ve müzikli oyunları bir kenara koyacak olursak sürekli yürüyerek bir şeyler anlatan oyunların arasında yatakta bile hareketli bir oyun tercih etmek başlı başına bir duruş göstergesi. Kolaya kaçmamaktır bunun adı. Bu yüzden hareket tasarımını yapan Gülnara Golovina büyük bir alkışı hakkediyor doğrusu, hani yemeğe lezzeti veren ve adını bir türlü bulamadığımız baharat gibi olmuş. Harekete bağlı olarak müziğin ritmi de unutulmamalı. Oyuncu olarak tanıdığımız Mekin Sezer ve Arkadaş Deniz Koşar’ın müziği, hareketlerin pürüzsüz çıkmasını sağlamakla beraber adeta bir bara giriyormuş hissi verdi. Bu söylediklerimizin tamamını kendi içinde toplayan dekor tasarımı sade olsa da ve bütünsellik açısında tamamlayıcıydı. İlk başta bir yataktan ibaret olduğunu düşündüğümüz dekor, oyunda en müzik ve oyuncular kadar sözü olduğunu bize göstermiş oldu. Tabii hemen aklımıza neden yatağın yastıkları yok, sorusu geldi? Bu da bir sorun mu? Eğer sadece bir odadan ibaret ise ve bu da bir yatak odasıysa bunun da bir sorun olduğu aşikâr. Duvarda asılı olduğunu varsaydığımız (sahnede yukarıdan aşağıya bir zincirle sarkık) boş çerçevelerle uyum sağlaması için bırakıldı, denilmez herhalde. Son olarak; keyifli ve eğlenmek için bir oyun mu arıyorsunuz, işte size “HardLove”. Gerisi sadece nümayiş.




*
– Arıcı, Oğuz, Oyun Metinlerinde Ritim: Bir Örnek Olarak Molière’in Cimri’sinin Ritimanalizi, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi, S.35.
– Fotoğraf: https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/hardlove (E.T. 12.12.2024)

 

 


Şair Orhan Veli Öldü Diyorlar

 


Bu kadar dalgın duracak ne var, diyorum kahrolası yalnızlığımla baş başa kaldığımda. Sonra buruşuk kelimeler araya giriyor, onda da saç diplerim huysuzlaşıyor. Anlayacağınız, susturamıyorum kafamın içindeki büyük bir kabahat işlemişçesine sus pus olan düşüncelerimi. Zamansa akmaya devam ediyor marifetmiş gibi. Bu çarpık düşüncelerimin sebebinin  bitirdiğim bir kitaptan kaynaklandığını sizi ikna etmeye çalışmayacağım. Apaçık ortada her şey, ne desem iflah olmayacak da zaten. Mesele şu ki; Orhan Veli’nin “Bütün Yazıları” adlı deneme kitabını bitirdim. Bakmayın bitirdim deyişime, satırlar dolaşmaya devam ediyor etrafımda.  Ülkü, Varlık, Yaprak gibi dergilerde çıkan yazıları, söyleşileri Can yayınlarının 2021’de derleyip bastığı beyaz kapaklı bir kitap bu. Üç yüz 90 dokuz sayfa.

Kitabın içindeki ilk yazı 1941 tarihli. Adı size çok tanıdık gelecektir: Garip. Özetle şunu diyor: “şiiri şiir yapan sadece edasındaki hususiyettir; o da manaya aittir.”  İkinci yazı da; “Sanat için sanat”. Birçok alana dair yazılar içerse de en çok şiir ve sanattan bahseder. Tabii evvela şunu söyleyelim; şiire 11-12 yaşlarında başlıyor. En çok sevdiği şiirlerinden biri “Sere Serpe”dir. Peyami Safa ve Halit Ziya Uşaklıgil’in eserlerinden pek haz etmez. Halikarnas Balıkçısı ve Mahmut Makal’ı fevkalade sever. Beykoz’da doğdu. Galatasaray Lisesini ve Felsefe bölümünü yarıda bıraktı. 28 sayı Yaprak dergisini çıkardı. En meşhur öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Ankara’da düştü, İstanbul’da son nefesini verdi. “Aşk Resmi Geçidi” son yazdığı şiirdir, o da ceketinden çıktı.  Aşiyan mezarlığına defnedildi. Abidin Dino, mezarını şaire yakışır biçimde tasarladı. Yıllar sonra Rumelihisarı’nda heykeli yapıldı, bir martıyla beraber. Birkaç kez martı çalınsa şimdilerde ikisi de boğaza bakıyor.

Orhan Veli öldü, diyorlar durmadan. Bu dı-du-dü ekleri o kadar merhametsiz ki ne söylesem yarım kalacak duygusu sözlerimin. Güzel ve iyi şeyleri arkamızda bırakıyorlar hep bu ekler. Kötü hatıralardan bahsederken de bu böyledir. Orhan Veli öldüğünde 36 yaşındaydı, bu satırları yazansa şimdi otuz altı yaşında. Hangimiz daha kekre?

Fakat kitabın sayfalarını atladıkça bitecek şeyin sadece kitap olmadığı gerçeği yüzüme çarpıyor. Şairin ölümüne çevirdiğim her sayfayla beraber biraz daha yakınlaşıyormuşum hissi ağır basıyor çünkü. Şair Orhan Veli’nin ölümüyle yüzleşmek istemiyordum sanırım. Böyle de yatılmaz ki, diyecek birini bekliyordum belki de. Başımı kaldırıp göğe bakarsam da gerçek değişmeyecekti. Orhan Veli Öldü, diyecekler. Yazdıklarından nahif bir şahsiyet olduğu hemen anlaşılıyordu. Öyle ya bir şairden başka ne beklenir ki başka. Tek satırla geçiştirilen ölümü bende hassas hisler uyandırması bu yüzdendir belki. Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın yanında bankta oturan üçüncü arkadaşı olmak için çok geç kaldım. Süleyman Efendi’nin nasırı vardı, benimse hiçbir şeyim. Şişede balık bile değilim nihayetinde. Yazık oldu bana. Satır aralarında duraklarken son sayfada öleceğini, öldüğünü bilecek olmam beni kahrederken kısa bir sallantı geçiriyor hafızam; şairin hayatı şiire dâhil olduğunda şiirler işte o zaman tamamlanıyormuş meğer.  Bunu belleğime kaydedip öyle devam ediyorum yoluma.

Neden içim hâlâ buruk peki? 

Bu yazıyı duygularımla ağlak bir hale getirerek mübalağa sanatını dehşetle kanırtmamak için direniyorum. İyi ama böyle de ölünmez ki. Gene de bu kitaptaki birkaç noktaya değinmeden alamıyorum kendimi. Ama yok bunun kimseye bir yararı olmayacak, özellikle de bana. Kitabı tanıtmak bana düşmez, bunun için de yazının başına geçmedim; kitaba çok kolay erişebilirsiniz sonuçta. Daha önce yapılan basımları da mevcut elbette. Kim bilir hiç beklemediğim yerde adına yine rastlayacağım; Orhan Veli öldü, diyecekler. Yalan, diyemeyecek kadar ürkek olduğumu hatırlayacağım ve vazgeçeceğim bu gayretimden.

Orhan Veli Öldü, ısrarla gözüme sokacaklar bu cümleyi. Kafam almayacak inatla. Bu garip gerçek, edebiyat kitaplarında yarım asırdır yer alıyor, bilime meydan okuyamazsın, diye haykıracaklar kitaplarında. Süleyman Efendi’nin nasırını gösterecekler haylaz çocuklar gibi. Kendisiyle yapılan bir röportajda “Bu dizeyi yazarken nasırınız var mıydı” diye soracaklar. İlk bakışta lüzumsuz bir soru gibi gelebilir; ancak soran kişinin niyeti aşikâr, özellikle bazı kızların merak konusu olduğu da eklenince bu soruya şaşkınlığımız bir kat daha artıyor; çünkü sorunun sahibi Sait Faik’tir. Orhan Veli de cevaben nasırı olmadığını; ama sonrasında o şiirin ahı tuttuğunu söyler. Süleyman Efendi’nin nasırı bir dizeden daha fazlası değil midir? Uzun bir süre yadırgansa da dillere pelesenk olur. Paul Verlaine’den çaldı diyen bile çıktı. Durmadan hep bir şey dediler hakkında. Hem toy şair dediler hem de hırsız.  Orhan Veli, yapılan aşağılayıcı eleştirilere sessiz kalmak istese de bazen kendini tutamaz ve alaycı dokunuşlarla had bildirir. Kendisini sert eleştirenlerden biri de Nurullah Ataç’tır. Bir mülakatta da kendisine yöneltilen bir soruya Orhan Veli’yi tanımadığını söyler, yok sayar kendince. Orhan Veli bu, durur mu hiç, yapıştırır cevabı? Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, o da onu tanımadığını söyler. Altında müstehzi bir gülümsemeyle tabii. Meselenin iç tarafı başka, çünkü Nurullah Ataç, tanımadığını söylese de iyi bir şair olduğunu ikrar eder başka mecralarda. Orhan Veli de iyi bir eleştirmen olduğunu söyler Ataç için. Bu nasıl bir kafa dağınıklığı yarabbi anlamış değilim. Edebiyatçıların atışması, küskünlüğü de fiyakalı.

Derler ki; hayatında bir kere küfür etmiştir, o da iyi şairsin diyen Sait Faik’e; ‘’hadi oradan it”. Kaç şair övüldüğü için küfür etmiştir ki edebiyat tarihinde. Sayalım mı? Orhan Veli, öldü diyecekler bana, suskun kalacağım durduğum yerde. Şiir okurum ya da.

 

“ …Bir akşam uyudu;

Uyanmayıverdi.

Aldılar, götürdüler.

Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü…”

 


15 Ekim 2024 Salı

"Stratfordlu Bir Kasabın Köylü Çırağı Ya da Bir Efsanedir Shakespeare"

 


Kelimelerimi yutkunup betondan duvarlara yaslanan adamlara bakıyorum. Ellerim cebimde iniyorum merdivenlerden. Karşımda amansızca gördüğüm her şeyi bildiğimi sanarak, herkesi de tanıdığımı umarak zihnimdeki köhne çeperi yıkmaya gayret ediyorum. Susturarak gözlerimi kitaplığımı düzenlemeye ikna ediyorum ellerimi. Dışarısı kapkaranlık nasılsa. Pencereden yansıyan gölgemin yüzü benimkinden daha pürüzsüz. Tuhaf bir ikilem.  Bir soytarılık gizli olsa da bu gece de radyoda, “California Dreamin” şarkısı ve ben yalnız bakıyorum duvarlara. Böyle ağır rutubetli nereye kadar gidebilir ki gece. Kafesin içinde tomris. Gagasında ahşap kırıntıları. Kitaplığı düzenlemeye devam ediyorum. Gözlerime naftalin kokulu ve yıpranmaya meyletmiş bir kitapçık çarpıyor. Çok tanıdık bir isim. Çok büyük dediğimiz o isim. Shakespeare’i anlatıyor. Shakespeare’i bilememek mümkün mü? Bir kabalık seziyorum sözlerimde. Kendisi hakkında hafızamız bize iki şık tanıyor zaten. İyi veya kötü. Kötü demek iyi demekse iyi demek de kötü demek nihayetinde. Macbeth’de okuduğumuz bu. Daha nicelerini okuduk da bunları sayfamıza sığdıramaya vaktimiz yetmez. Ailenin gurur kaynağıdır bir bakıma. Uzak, mesafeli, asil, bilgili, soylu, lord, kısaca on parmağında on marifet. Karşı komşunun annesinin işaret parmağıyla gösterdiği örnek bir şahsiyettir.  Bak elin oğlu neler yazıyor neler dedikleri...bir o kadar da bazı yazar/şairlerin kıskandığı, ya da gıpta ettiği onun gibi yazmaya çalışıp ama bir türlü beceremedikleri bir efsane. Sözcükleriyle serenat yaktığımız bir İngiliz lordu olsa da hakikati yadsıyamayız. 

Benimkisi sadece kırık bir hatırlatma. Yeni bir şey okumayabilirsiniz yani. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu bir kasap çırağının dillerden düşmeyen efsanesidir. Efsaneleri ise kimse yıkamaz, vardırlar ve tarih her defasında onları yazar. Avuçlarımda can çekişen naftalin kokulu kitapçığa dönelim en iyisi: Walter Ellis’in “Shakespeare Efsanesi”



Sacit Polater’in 1946’daki çevirisiyle okumaya başladığım bu eser, şöyle başlar: “Elizabeth devrinin dram müellifi Ben Jonson ve Şair Edmund Spencer, Wastminster Abbey’e gömüldü. Onların muasırı William Shakespeare 1616’da öldüğü zaman -sebebi fazla içmekten- kimse onun adını Shakespeare piyesleri ile hiçbir surette karıştırmadı.” s.5.

İşin özü ne hayattayken ne de öldükten sonra piyeslerinden bir iz göremediğini aktarır bize. O devirde edebiyat tarihinde de sık sık rastlanılan bir yaklaşımdan bahseder.  Edebiyat tarihinde alışık olduğumuz bir durum. Edebiyatta iz bırakan yazarlar ve kişilerin ardından mersiye ve şiirler yazmanın moda olduğu bir dönemde Ellis’in aktardığı kadarıyla Shakespeare’in ölümünden kimsenin haberi olmadığını, elinden çıkmış hiçbir mektuba rastlanmadığını, ona yazılmış yalnızca bir mektup olduğunu, o da borç para için yazıldığı yönündedir.

Çok iddialı, merak edici ve tartışma yaratacak ifadeler olsa da okumaya devam ediyorum:“Stratford köylüsünün bir şair olduğunu gösteren hiçbir mektup yoktur.”

Yazmakla kalmaz, yazı masasını bildiğine dair bir delilin olmadığını iddia eder. Bilakis bunun aksini ispat eden delillerin daha çok olduğu yönündedir. Tıpkı bir kasabın et dövmesi gibi serttir kelimeleri yazarın. Bu yüzden, Ellis’in yaklaşımında bir ironi veya bir eleştiri olduğunu kabul etmek çok safça olur. Bazı vurguları bu yaklaşımındaki tonunu hemen ele veriyor zaten: “Stratfordlu kasap çırağı hakkında bilinen dokuz on tane pek ehemmiyetsiz vak’a vardır”. s.6.

Mesela, ölümünden doksan sene geçinceye kadar hayatına dair hiçbir malumatın ortaya çıkmadığına dair alıntıları da okuyoruz. Stratfordlular’ın bir kahraman yaratmak için hemen faaliyete geçtiğini, bundan nasibini almak isteyen emlak sahipleri de  Henley Street’te Shakespeare’in doğma ihtimalinin olduğu üç kulübe seçtiğini aktarır. Shakespeare’in aynı evde doğmayacağından bir tanesinin yıktırıldığını ekler. Geriye kalan iki evin de dört yüz sene önce o sokakta bulunan kerpiç evlerle hiçbir ilgisinin olmadığını belirtir. Bu görüşü de şöyle açıklar: “Stratford bir iki defa yıkılmasına rağmen bu evlerin aynı şekilde kalmasını kimse izah edemezdi. Haliyle evler sahteyse içindekiler de sahte olacaktır.”

Stratfordlu bir tarihçi M.R.B Wheler şöyle der: Shakespeare doğduğunda başında çok okumuş kişi vardı. Sadece kültürlü birkaç kişi okuma yazma biliyordu. Halk arasında edebi eserlere ilgi henüz uyanmamıştı. Macaulay o dönem için yazdıkları ise şöyle: yunanca ve Latince okumasını bilmeyen bir şey okuyamazdı. Modern dinlerin arasında sade İtalyan edebiyatı mevcuttu. Bütün Stratford’da beş altı kitaptan başka kitap bulunmaması pek muhtemeldir. s.7.

Sayfaları çevirdikçe tartışmanın nereye varacağını tahmin etmek çok zor olmuyor. Alışagelen efsaneyi alaşağı etmişçesine Ellis,  Shakespeare’in yazdığı tüm eserlerin asıl sahibinin Francis Bacon,  olduğunu şöyle söyler:

“Shakespeare’in piyeslerinde rastlanan bilgilerin “insanlığın en büyüğü, en akıllısı olan Bacon’ın izini taşır. Bacon Fransa, İtalya ve İspanya’yı gezdi Avukatlıktaki güzideliği su götürmez bir hakikat olup İngiliz ve yabancı saraylardaki tecrübesi inkâr edilemez.” s.9-10.

Bacon, kendi adını neden gizledi ve böyle bir yolu niçin tercih ettiğini sebepleriyle açıklıyor. Tarih kitaplarının yazdığı üzere o dönemler oyun yazarlarına hiç hoş bakılmazdı. Ellis de bunu meslek olarak kabul etmenin başlıca bir adilik olduğunu yazar. Dolayısıyla önemli bir mevkide olan kişilerin kendi adını değil de başkalarının adını kullandığını yazar. Edebiyatta çok sık rastladığımız tavır ne de olsa. Kitapçıkta okuduğumuz üzere Oxford kütüphanesinin kurucusu Sir Thomas Bodley bile koleksiyonundaki oyunları “süprüntü” olarak kabul ettiğini, Bacon ise seçkin cemiyetlere girdiğinden, önemli saray kişileriyle görüştüğünden isminin bu şekilde anılmasını istemediğini aktarır. Bu sebepler dışında Bacon’ın daha başka mazeretleri olduğunu eklemeyi es geçmez. S.10-11.

Ellis, bu mazeretleri sıraladıktan sonra şunları aktarır: “Bacon’ın not defteri Promus, bugün Bristsh Museum görmek kabildir. Bu defter İngilizce ve yabancı dillerden mürekkep ibare ve zarif sözlerle dolu olup o devre ait yepyeni bir şeydir”. Not defterindeki bazı cümleleri Kral Lear’de geçen cümlelerle kıyaslar:

Shakespeare : Basamakta sendeleyen birçok kimseler.

Bacon : Basamakta sendelemek.

Shakespeare : fikir hürdür.

Bacon : Fikir hürdür.

Shakespeare: Gölgesiyle cenkleşmek

Bacon : Gölge ile döğüşmek.

Shakespeare :  Yapılan bozulmaz

Bacon :  Yapılan şey bozulmaz”… s.14.

 

“Bu benzerliklerin ufak tefek olduğunu, bunun gibi daha yüzlercesi olduğunu, her iki yazarın da güneşe ‘’Titan” dediğini yazar. s.15.

Shakespeare’in adına hiçbir şeyin kayıtlı olmadığını ve devlet dairelerindeki memurların Shakespearle hiçbir zaman karşılaşmadıklarına dair bilgiden de yoksun bırakmaz bizi. Bacon’ın kimliğini gizlemek için geçerli sebepleri olduğunu; ama Shakespeare’in olmadığını yazar. Ellis, biraz daha ileriye giderek:

 Müelliflerin çoğu kendi anladıkları şahıs ve eşyadan bahseder ve kendi içinde bulunduğu muhitten ilham alır. Nasıl oluyor da Stratfordlu okumamış bir köylü eserlerinin hemen her mevzuunu kral ve saraylıların hayatından ecnebi saraylarından veya uzak yerlerden seçmiş.” s.16.

Ellis, bu kitapçığında yukarıda değindiğimiz birçok ayrıntıya yer verdiği gibi eserler üzerinden de bir kıyasa gider. Kral Lear ve Hamlet’te deliliğe doğru ilerleyişi  Bacon’un annesinin son günlerindeki akli melekelerini kaybedişini hatırlattığını söyler. Kitapçığın sonlarında tarihleri arasında yaklaşık yüz yıl olmasına rağmen Shakespeare’in birbirinden farklı iki  büstünü de paylaşarak teorisinde ne denli haklı olduğunu vurgular. Kitapçığın sonunda yazdığı şu satırlar sanırım meramını iyice ortaya çıkarıyor: “Bu küçük broşürümüz delillerin ancak cüz’i bir kısmını veriyor. Yoksa bu mevzu açıldıkça ciltler dolar. Delil delil arkasından sökün eder…bir çok zeki insan ileride herkesin eğlencesi olmıyalım diye bu iş üzerinde çalışmaktadır.”s.32.

Tabii bu işe sadece kendisinin kafa yormadığını, Amerika’nın da bu olayı epey araştırdığını öğreniyoruz satır aralarında. Öyle ki; Amerikalılar'ın İngiltere’nin bu kayıtsızlığına hayret ettiklerini yazar. O dönem, kelime hazinesi 300 olan ve üstelik kaba olan bir adamın Londra’ya gelerek, en alt sınıfın içinde üç-dört sene yaşayarak nasıl 15.000 ile 20.000 arasında kelime kullanarak dünyanın en büyük edebiyatını yapar, ayıptır günahtır, diyerek yüksek sesle bir soru sorar bize.

Gelgelelim bu teoriyi savunan sadece Walter Ellis değil. Bu kitapçıktan bağımsız olarak; Mark Twain, Friedrich Nietzsche, Georg Cantor, bu efsaneyle ilgili birkaç makale yazdığı apaçık ortada. Shakespeare, Baconcular ve Stratfordcular olarak iki grup arasında bir o yana bir bu yana elden ele dolaşmaktadır. Bu davanın en ilginç taraflardan biri, 1916’da Chicago’da bir yargıcın Bacon’ın Shakespeare eserlerinin asıl yazarı olduğuna karar vermesiydi. Baconcı teorisyenlerden Orville Ward Owen ve Elizabeth Wells Gallup'un bir adım daha ileriye giderek  Bacon yani Shakespeare'in eserlerinde Elizabeth dönemine ait şifreler olduğunu bile iddia etti. Bu iddiaların en tuhafı da Bacon'ın Kraliçe I. Elizabeth'in oğlu olduğunu söylemesidir. Bu iftira mı yoksa bir aidiyet lüksü mü bilinmez ama efsane fena halde karmaşık. Peki, batı cephesinde değişen bir şey yoksa siz hangi cephedesiniz?

 

 

 * Ellis, Walter, Shakespeare Efsanesi, çev. Sacit Polater, Kenan matbaası, İstanbul 1946

 


harun aktaş


29 Aralık 2023 Cuma

Balkon

 

Demli bir cumaydı. Ruhlarından bezmişçesine yürüyen bedenleri dikizliyordum. Resmi ellerden fırlamış püsküllü bir bok torbası gibi kırılgan hissediyordum. Üstümde kırıştırıyorlardı sanki. Onlar. Akrabalarım. Diğerleri. Tanımadıklarım. Öfff!.. Kafamın içini bulandıran bu silik fikirleri bölüp  balkon kapısına yanaştım. Tak. Kapı duvar. Sıska rüzgâr yumuşak yanlarımı kemirerek sızıyordu damarlarımdan. Baktım içeriye. Köşelerine çekilmiş öylece oturuyorlardı. Israrlı çırpınışlarım yüzümü ekşitiyordu. Bu halimin onları yumuşatabileceğini umarak yapıyordum sanırım. Üşümez derlerdi bizim içim, oysa dudaklarım sızlıyordu. Bir baksalar etraflarına. Bir merak etseler beni. Yok, bir kıvılcım  yoktu, uyuşuktu bedenleri. Bıraktığım yerden rastgele devam ettim etrafı süzmeye. Gökyüzü mavi rengini kaybetmişçesine gri duruyordu. Ortakulağımın iç duvarına kalın küfürleri çarpıyordu insanların. Buruşuk yüz hatları gözlerimi ürkütüyordu. Duvarın dibindeki  adam, ellerini açmış tanımadığı ellerden medet bekliyordu: ''Az çok demeyelim''. Az diyen çok kişi oldu. Çok uzaktan gelen köpek havlamaları karışıyordu aralarına. Bedenimi kontrol edemiyordum sivri soğuktan. Tanımadığım bir his. Köpek korkusundan başka bir korkuydu bu.

Dişlerimdeki çürüklerin kokusu köpeklerin burnuna çarpıyordu. Tırnaklarımı tenime batırdıkça köpek dişlerimin gıcırtısı parmaklarımı kaşıyordu. Köpek dişlerim var mıydı, düşündüm. Dokunsam tanır mıydım? Umurlarında bile değildim. Peki ama umur kimdi?  Midem bulanıyor, kafayı yemişçesine mırıltı çıkarıyordu. Az önce yediğim ciğerin buna sebep olabileceği ihtimalini düşününce iyice karamsarlığa büründüm. Başım zonk zonk. Zonkluyordu. Dayanamadım daha fazla. Korkuluğa korka korka zıpladım. Derken ayaklarım kaydı. Yer çekimine yenik düşmekti bunun diğer adı. Birazdan ne varsa içimden fışkıracaktı. Bu olabilir miydi gerçekten? Tutunabileceğim bir dal arıyordum. Gittikçe azalıyordum. Daha yukarıda bile tükenmeye başlamıştı canlarım. Dokuz, sekiz, yedi, altı... 

Sonuna yaklaşıyordum her şeyin; gene de burada son bulmamalıydı hayatım sanki. Az önce ayaklarıma değen rüzgâr göz kapaklarıma vuruyordu sinsice. İnadım inattı, ama inat neresiydi? Balkon ile beton arasında bir yerde cebelleşiyordum.  İstemsizce bağırıyordum. Umut her yerde umuttur, diyerek, mahcup bir korkuyu bastırırcasına sıkıyordum dişlerimi.  Yaprak bile kıpırdamıyordu. Buraya kadardı artık.

‘’Sahi neden kimse umursamadı?’’

Bilmiyorum. Bilemem. Ben çok fazla şey bilmezdim zaten. Ding dong. Suratım betonla yüzleşince etrafımda toplanmaya başladılar. Başımdan kan fışkırıyordu. Foşur foşur. Beynimin damarları sinirlerime dolanmıştı. Koşarak geldiler. Tiksindiler benden. Bakamıyorlardı. İğrenmeliydiler zaten. Üzerlerinde kürklerimizin olması, sadece bir tesadüf olamazdı. Sıcacık. Üzülmüş gibi yapıyorlardı.  Küfrettiler birden. Hiç önemi yoktu bunların oysa. Katili arıyorlardı. Ama fail belliydi. Ben nereliydim? Öteki neresiydi? Ait olduğum bir yer var mıydı gerçekten? Yoksa ben…

‘’Yoksa sen, ne?’' 

Ne yazık ki günahlarım göz kapaklarımın kapanmasına izin vermiyordu. Günahı boynuma takan kim?  Karamsardım belki; fakat kara değildim. Lanetli hiç değildim. Bir söylentiydi yalnızca. Kırılmama rağmen gıkımı bile çıkarmıyordum. Dokuz canım vardı çünkü. Yeterliydi bana. Şimdi ise ağrılarım, acılarım kaldı elimde.  Benim ağrılarım. Benim canlarım. Betona çakılınca çok daha iyi anladım yalnız, sahipsiz olduğumu. Annemi bilen çağırsın. Beynimde bir ses…zzzzz. Bağıramıyordum bu sefer. İçgüdülerimi kim çalmıştı öyle?  Yalnızca kendim gibi, hayvanca bağırmak istiyordum.  Kulaklarım uğulduyordu. Yerdeki ince tozlar kulağımı kaşıyordu belli ki. Neden kimse bakmıyordu balkondan, merak ediyordum? Neden kimse inmedi aşağıya? Ben orada değilmişim gibi davranmaları burnumu akıtıyordu. Anlamadılar. Ama…aması yoktu ki. Kan akıyordu burnumdan. Bir de…

‘’Bir de ne?’’ 

Mart epey geç gelmişti zaten.  Sırtımda yürüyen bir şey hissettim; bakamadım. Üşendim. Kulağım kaşındı. Etrafa fışkıran kan pıhtıları dağılmıştı. Kalp atışlarım mahmurlaşıyordu git gide. İyi de sekiz canımı kim çaldı? Dokuzdan sekiz çıktı, kaç kaldı? Elde var kaç? Bir cevabı olmalıydı bunların. Durdurun dedim kanımı…durmuyordu. Kan grubum neydi? Kan neden akar? Gözlerim kapanıyordu. Bıyıklarımı göremiyordum artık.  Galiba beni siz öldürdünüz. 


Cenaze’den çok önce.

 

Siyam -  Zırvalamayı  kes. Kendi düşen ağlamaz.

Van - İşte böyle kıvranırsın. Bizi hor görürsün ha? Hadi bakalım  sahibin gelsin de kurtarsın seni…ne demişti  şair: ‘Üşüyorum kapama gözlerini.’ Hah ha  haha!..haaap şu!..

Fars -  Son nefesini boşuna tüketme istersen. Umurumuzda değilsin. Memleket karışık zaten. Hem sen bizden değildin ki balkon güzeli… Ötekisin. Laiksin. Tekbir Allahuekber.

Ama…

Amerikan - Aması cimisi yok. Sen kaşındın lavuk.  Ayrıca hümanistsin sen. Ben oportünist. Yardım etmek fıtratımda yok hem. Etmem. Haddini bil ve çek patilerini üzerimden. Doğalgaza  gene zam.

Ankara -  Evet. Haklı. Vallahi de haklı. Billahi de.

Mavi Rus - Boşver. Votkaya devam… Nazdarovya reis.

Fars - ‘’Rahmetliyi nasıl bilirdiniz!’’

Ankara -  Bir . İki Üç.  Hep bir ağızdan.

KORO -  ‘’Nankör!.. Nankör!..’’

 

Denizde gemiler. Köpekler havlıyor ve fıtrat denen bir şey vardı.



harun aktaş

                                                                                                                                                                                                                                                    26.10.2014


11 Kasım 2023 Cumartesi

Godot’ya Yazılan Mektuptan Satırlar

 

Gülünç karanlığın içindeki sefil gölgemizi, ardımızdan söylenmesini umduğumuz latif sözlere kursağımızda yer açarak takip ediyoruz. Bazı bekleyenlerin kayıp yazgısı böyledir işte. Şöyle diyelim kısaca; alandayız ve  yine “Godot’yu Bekler-ken” buluyoruz ökseye kıstırılmış gölgemizi.

Samuel Beckett’in avangart denilen o meşhur piyesinden dem vuruyoruz. Beckett, ilk olarak 1948 yılında Fransızca yazar Godot’yu Beklerken’i. 1954’te ise metni elden geçirerek İngilizceye çevirir ve oyun başka ülkelerde de sahnelenmeye başlar. O günden beridir gözlerimiz hep karıncalanır, kafalarımız hep kurcalanır. Kimilerine göre tüm zamanların en iyi oyunudur ne de olsa. Hiçbir şeyin uzmanı değiliz; ama bizim de gönlümüzden geçen de budur belki. Şuan için orijinal metin için söyleyebileceğimiz bunlar. Dilimizi yakan sözlerimiz ağza gelse de içimizdeki boşlukları kelimelerimizle doldurabilecek cesareti bulamadığımızı itiraf etmek isteriz; çünkü kapısını aralayarak giriş yapacağımız oyun, ondan bir uyarlama: “Godot’yu Bekler-ken”.




Bu kadar cerbezeden sonra oyunun sahneleneceği House of Performance’taki prömiyerindeyiz. Bakırköy’de çiçeği burnundaki bu sahneyle tanışmış olmanın sevinciyle  emeği geçenlere sonsuz teşekkür ederken fuayede alanında çoğu misafirin elindeki özel davetiyelere göz kırpıp daralan nefesimizin gönlünü hoş ederek sahneye doğru yol alıyoruz.

Koltuk numaramızı ararken ilk sorumuzu yöneltiyoruz kendimize: Burak Han Keyif’in uyarlayıp yönettiği “Godot’yu Bekler-ken”,  kulağımıza ne fısıldayacak ve bizim beklentimiz ne kendisinden? Nedendir bilinmez orijinal metni kurcalıyor belleğimiz. Sanırım daha güvenli bir alan olduğu için böyle fütursuzca belleğimizi yoklayabiliyoruz. Ancak sarf edeceğimiz her kelimenin can sıkmaktan öteye gidemeyeceğinin de bilincindeyiz. Öncelikle sahne tasarımı, kullanılan göstergeleri oyunun bütünselliğiyle birleştirdiğimizde bir temel üzerinde oturtabiliyoruz.  Yasin Gültepe, orijinal metinde olduğu gibi, (iki farklı dünya arası gibi) sadece bir ağaçla yetinmeyerek onun üstüne seyirciye sırtı dönük iki cansız bedeni de dikiyor. Göstergesel işlevinin neye karşılık geldiğini zihnimizde mekânsal ve zamansal bir yerde konumlandırarak içimizi rahatlatıyoruz. Her ne kadar oyunun tanıtım yazısında Estragon ve Vladimir karakterlerinin uyarlanan bu metinden çıkartıldığı belirtilse de ağaçtakilerin kimler olabileceğini az çok tahmin edebiliyoruz.

Koltuğumuza geçip oyunun başlamasını beklerken, bir çocuk (Nesli Yılmaz) ürkek bir vaziyette sahneye giriş yapar ve oyunun bittiğini söyleyerek sahneden ayrılır. Nesli Yılmaz’ın oyunun sadece başında ve sonunda görünmesine rağmen, kanaviçe işlercesine ince bir işçilikle bu rolün üstesinden geldiğini söylemeyi kendimize borç biliriz. Akabinde salon aydınlanır ve seyirciler ne oldu şimdi, dercesine telaşlı gözlerle etrafı süzer. Oyunun bitmediğinin farkında olsalar da süre uzadıkça bitmiş olabileceği gerçeği onları az da olsa acaba dedirtir. Oyun başladı mı yoksa gerçekten (hangi gerçek)  bitti mi sorusu, Beckett’in düşünsel tavrına hassas bir gönderme olduğuna inandığımız gibi yabancılaştırma efektinin estetik anlayışıyla da kavramlaştırıyoruz. Yönetmen, seyirciye henüz oyunun başında geleneksel formda ilerlemeyeceğini, dolayısıyla bu oyunda nelerle karşılaşabileceği jestinde bulunur.

Salondaki mırıltı uğultuya dönüşmeden perde arkasından duyulan bir ses seyircinin başını sahneye çevirmesini sağlar. Pozzo’nun sesidir bu. Boynunda kocaman bir halat ya da tasmayla önce Lucky, akabinde halatı sıkıca tutan Pozzo giriş yapar.  Kamburunun altında ezilmiş ve Pozzo tarafınca kendisine hunharca yöneltilen, ‘’dur, kalk, tabure, sepet” gibi emirleri pörsümüş bedeniyle hızlıca yerine getirmeye çalışan, ama artık bunları bile yerine getirmeye takati olmayan  Lucky’de  dondururuz bakışlarımızı. Efendisinin dışındaki dış seslere, yani dış dünyayla bağı tamamen kesilmişçesine yabancıdır çevreye. Efendisinin varlığı onun için esas gerçekliktir. Pozzo’nun şikâyet ettiği, yakındığı şeyler, Lucky’nin içinde bulunduğu durumla kıyaslandığında fazlaca kaba; ama bir yandan daha gülünçtür. Pozzo’nun seyirciyi bu oyuna dâhil etmesinin altında bu yozlaşmış şiddete göz yummak ya da işlenen suça ortak etme istenci yatıyor, desek mübalağa sanatını teğet geçmiş oluruz.




Bununla birlikte; orijinal metinde bir iki sahnede rastladığımız Pozzo ve Lucky’nin bu temsildeki sorun(çaresizlik)’larına fazlasıyla tanık oluyoruz.  Pozzo’nun Lucky’den çok seyirciyle interaktif olarak iletişim kurmaya çalışmasını Lucky’nin oyundaki resmini iyice bulanıklaştırmaktadır. Bilindiği gibi iletişim olabilmesi için öncelikle eşit şartlar ve eşit güçlere sahip olmak gerekir. Sahnede duyduğumuz, rastladığımız ise tamamıyla bir monolog. Pozzo’nun monoloğu. Var olan absürt gerçeklik, seyircinin dahil edilmesiyle  bu ilişkiyi iyice absürt hale dönüştürüyor. Lucky’nin içine sürüklendiği veya fırlatıldığı hayatını umursadığını söylemek fazlaca iyimser bir yaklaşım olur. Bu durumdan kurtulmak istediğinden de emin değiliz. Hatta seyircinin bile. Bunu biraz daha açacak olursak; Pozzo’nun yorgun düştüğü, kendisiyle meşgul olduğu durumlarda seyirciyi çağırarak Lucky ile ilgilenmelerini istemesi ve seyircinin bunu kabul edip yardım etmeye çalışması başka neyle açıklanabilir? Seyirci, temsilin arkasına sığınıp kendini bundan uzak tutmak isteyebilir; ancak Pozzo’nun isteklerini yerine getirerek, bu işte herhangi bir dahlim olmadığını iddia edebilir mi sahi?  Yine de sahneye davet edilen seyircinin Lucky’nin boynundaki ipi çıkarmaya teşebbüs etmemesi yukarıda safça belirttiğimiz düşüncemize dipnot verilebilir mi emin değiliz. Şu da var ki; Lucky, o kadar kanıksamış ki bu durumu böyle bir işgüzarlığa müsaade edebileceğini düşünmek masum bir serzeniş olur. Şapkasına dokunulmasından hiç hoşlanmadığını ayrı tutarsak, genellikle tepkisiz bir halde, emirleri yerine getirmekten başka çaresi olmadığına kendimizi ikna etmekle yetiniyoruz. Bu vahim durumuzu bizden çok daha iyi açıkladığından şüphemizin olmayacağı tiyatro kuramcısı Agusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu’ adlı eserinden bir alıntıyla belirginleştirebiliriz:

…’’ezilenlerin poetikası eylemin kendisinde yoğunlaşır: seyirci kendi erkini gerek onun yerine eylemesi gerekse onun yerine düşünmesi için karaktere (oyuncuya) 31 devretmez; tam tersine kahraman rolünü bizzat kendisi üstlenir, dramatik eylemi değiştirir, çözümler geliştirmeye çalışır, değişim planlarını tartışır – kısacası kendisini gerçek eylem için eğitir …

Oyunun sonlarına doğru, gözlerini kaybeden Pozzo’nun Lucky’nin yerine seyirciden yardım istemesi ve bu isteklerin de anında yerine getirilmesi yukarıda üstü kapalı değindiklerimizin üstünü açar. Seyirci olarak hepimiz birer Lucky adayı mıydık yoksa Pozzo’nun işlediği suça ortak mı oluyorduk farkında olmadan? Bu uyarlamanın bize hatırlattığı bir soru da bu olabilir miydi? A. Boal’den mülhem olarak yönetmen iyi sorabilir; ama seyirci de de iyi sorular bulmak zorundadır. Bazen iyi cevaplar da. ( Pozzo’nun gözlerini nasıl, neden kaybettiğini, oyun düzleminde oturtamadık maalesef, çünkü bu kısma çok hızlı geçildiğinden parçaları yerine oturtmakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz. Becket’in oyun sonu’na bir gönderme miydi acaba?)

Lucky, kendine dönük varlığıyla o kadar pörsümüş ki döngüyü tersine çevirmekten bile aciz. Becket’in ‘’Endgame’’ (oyun sonu) oyununda görüleceği üzere ne köle efendisinden vazgeçebiliyor ne de efendi kölesinden. İkisinin varlığı tamamıyla birbirine bağlı. Bir bakıma yılgın kişilerin mecburiyeti. Lucky, aldığı komutları yerine getiren bir robottur da diyebiliriz. Sahibi tarafından hizmet etmeye programlanmış gibidir adeta. Bozuk saatin bile bazen doğruyu göstermesi gibi aykırı davrandığı tek yer, Pozzo’nun düşün dedikten sonra durmadan, düşünmeden hızlıca konuşmaya başladığı an’dır. Ayarı bozulmuş bir makine de diyebiliriz. Bundan rahatsızlık duyan Pozzo, seyircinin de desteğiyle şapkası kafasına takılır ve susturulur. Pavlov’un köpeğinin yapay uyarıcılara verdiği tepkileri hatırlayalım.

Tek perdelik olarak tasarlanan oyun, kendi döngüsü içinde ilerlerken çocuk, bir kez daha gelir ve oyunun başladığını söyler. Bu sözü o kadar içerler ki ağlamaya başlar. Biten şeyin yeniden başlayabileceğinin bilgisi bizde de saklı olduğundan tepkimiz ilki kadar olmaz. Yani oyun, gerçekten o an bitmiş olabilir, ama başlayacaktır aynı zamanda.

Işığa dair söylenecek en önemli şey kendi uzamı içinde atmosferle uyum sağlamasıdır. ( Uyumsuz bir oyundan uyumdan amma da bahsettik ha) Kullanılan aksesuarları, göstergeleri es geçmek olmaz şimdi. Lucky’nin boynundaki halat ile elindeki sepetin bunca zaman hiç tahriş olmaması, oluşturulmak istenen gerçeklikle örtüşmediğini söylemekte bir beis olmamalı; prömiyerden bir gün önce alınmışçasına tertemiz, yeni görünmesi gözden kaçan ufak bir detay olarak kabul edilebilir. Tuba Geçgel’in elinden çıkan kostümler, karakterler ve koşulları göz önünde bulundurulduğunda sadece üstündekilerin epey pörsümüş olması tesadüf olmamalı.

Bitirmeden, bize düşmez bunu söylemek, farkındayız. Lucky’i oynayan Kanbolat Görkem Arslan’ın haklı haykırışını saymazsak hiç konuşmaması, bunu tercih etmemesi içindeki çaresizliğini gestusuyla yansıtarak bizi buna ikna etmesi az şey değil doğrusu. Umut Karadağ (Pozzo)’ın performansını unutmuş değiliz. Lucky’e tam zıt bir karakter olarak sürekli konuşan, bağıran, seyirciyle diyalog halinde olması ve onları oyuna dahil etme çabasına alkış tutmaktan başka ne diyebiliriz ki. Bu iki oyuncuyu ilk defa sahnede izlemiş olmanın hoşnutluğuyla  yerimden kalkarak pencereyi açıyorum. Gök dolabilir içeri.

 


Yararlanılan kaynaklar

Karaboğa, Kerem, Yaşamdan  Oyuna, Oyundan Yaşama Ezilenlerin Pedagojisi ve Tiyatrosu,

Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi, Yıl 2003, Sayı: 2, s. 30-31

 

 


17 Nisan 2023 Pazartesi

Attuda Bir Devrin Yattığı Yer

 


 ‘’her toplum, tarihçileri ilgilendirebilecek bir geçmişe sahiptir…herhangi bir toplumun üyesi olmak, kendini, onu reddederek olsa bile geçmişine göre konumlandırmak demektir.’’

Eric Hobsbawm

Tarih Üzerine,  eserinin geçmiş duygusu adını verdiği bölümden ödünç alıyoruz bu alıntıyı. Daha uzun bir paragraftı aslında; ancak gönlümüz bu kadarıyla meramımızı anlatabileceğimizi fısıldadığından daha fazla tahrip etmeyi göze alamadık sayfalarını. Konuyla ilgili kaynakların detaylarını paylaşacağız zaten aşağıda. Yazarın sarf ettiği bu sözler, geçmişin sadece bir kavram/kelimeden ibaret olmadığını vurgulamak istiyor sanki. Belki de başka türlü bir haykırış, bilemiyoruz. Alıntı asılı dursun, ne anlatılmak istediğiyle hasbihal ederiz sonra.

Bu kadar lafügüzaftan sonra geçmişle doğrudan bağlantılı olan Attuda antik kentine doğru yola koyulabiliriz. Bastığımız yerleri öylesine bir toprak, diyerek geçmediğimizi/geçemediğimizi tüm gayretimizle ikrar etmek isteriz. Toprak demişken, yaşadığımız ve belli ki uzunca bir süre acısını hissedeceğimiz o elim deprem sadece bizden yakınlarımızı almadı; hafızamızı, hatırası var dediğimiz yaşanmışlıkların bir kısmını da alıp götürdü. Hem de hunharca. Buna tanık olanlar ise küstahça başka dertlerle hemhal olmuş durumdalar. Kulaklarımızı tıkasak da hakikat yüzümüze yüzümüze vuruyor kanatlarını. Bunu da tarih gösterecek bize, başkası değil. Yaşayarak öğreniyoruz, dedik diye konudan saptığımız düşünülmesin sakın ha, bahsimiz tam da bunun üzerine kurulu olacak. Yaşanmışlık ve yavanlığın mücadelesine bilahare döneriz. Bu girişi yaparak tozlanmış yaralarımızın kabuğunu kanattığımız da düşünülmesin, belki de dönmeyiz. Kırılgan cesaretimizi toplayabilmişken dilimize gelen kelimeleri fırlatmamız icap ediyor. 

Birkaç gün önce, Denizli’nin Sarayköy ilçesine bağlı Hisar mahallesindeki Attuda (Hisar) antik yerleşim yerine uğramaya karar verdik. Kıvrımlı ve ağaçlı yollardan geçerek ulaşmayı başardık. Bir gün önce de Laodikeia antik kentini ziyaret etmiştik. Ama bu başka bir yazının konusu.  Ve bir kez daha gördük ki Denizli, Pamukkale travertenlerinden daha fazlasını barındırıyormuş bünyesinde. duyuralım buradan.  Yakın tarihte bu daha da alevlenecek gibi, deyip kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Attuda, konum itibarıyla Sarayköy ilçesinin yaklaşık on yedi km güneybatısında yer alıyor. Rakım itibarıyla da deniz seviyesinden yüksek bir yerde olduğu için doğal bir kale görünümündedir.  Önce güvenlik sonra yaşamsal faaliyetler.[1]

Tarihi açıdan önemi ne ya da bizim için ne anlam ifade ediyor? Helenistik ( her ne kadar bu döneme dair bir kalıntı bulunmasa da komşu olduğu antik kentlere yakınlığı ve henüz derin kazıların başlanılmaması uzmanların görüşü bu yönde olmuştur) ve Roma Dönemi’nden Osmanlı’ya oradan günümüze ulaşan çok katmanlı bu antik kent 21.09.1988’de I. derece arkeolojik sit alanı, 25.10.2013’de kentsel arkeolojik sit alanı’ olarak ilan ediliyor. Bu arada 2022 yılı itibarıyla Türkiye genelinde 23.632 sit alanı varmış. Bunun sadece ve sadece 22.898’i arkeolojik sit alanı. http://www.muzeler.gov.tr/yazdir?9609851AB2EDA11313C03A41B03F3074. Şimdi kalemi elimize alıp gördüğümüz yerleşim alanlarının üstünü çizebiliriz. Zaman daralıyor ne de olsa.

Sıkça okuduğumuz ve duyduğumuz bu gibi tarihi alanların havasını soluyunca insanın içi o kadar coşku doluyor ki sıradan bir önermeden çıkıp bağ kurduğumuz bir bellek keşfine dönüşüyor. Adeta arkeolojik bir seyahatin içindeymişçesine içimiz kıpır kıpır oluyor. Ara Güler’in Aphrodisias antik kentini tesadüfen keşfi ve burada duyduğu ince hazzın şiddeti nasıldı kim bilir?  Teşbihte hata olmaz, üstümüze gelmeyin rica ederim. Elbette mübalağa ediyoruz, ancak içine hapsolduğumuz duygunun titreyişini ancak bu şekilde açıklayabiliyoruz. Bu meteliksiz heyecanımızın nabzını biraz düşürerek hafif bir fısıltının kenarına bırakmak zorunda kalıyoruz dilimizi; çünkü tarih denilen bu geçmişin kendisine uzanılacak o tamahkâr eli beklediği hissine kapılıyoruz. Böylesine tarihsel ve kültürel yükü ağır bir yerleşim yerini tekrar ayaklandırıp ona ruh katmak çok meşakkatli bir zahmet ki yıllardır kendi  kaderine terk edilmişçesine öylece duruyor tepede. 

Malumunuz sit alanlarına çivi çakılması bile yasak. Yıllarca buraya hayat veren insanlar, on yıl önce az ötedeki yeni yerleşim alanına taşınmak zorunda bırakıldığından mı bilinmez tarihi dokular, sokaklar ve evler yüzünü ekşitiyor gibiydi bizlere. Dokunmaktan ve havasını solumaktan çekinmediğimiz gibi kentin dar sokaklarında taşların seslerine kulak kabartmayı eksik etmiyoruz.

‘’Hışt. Hışt.’’

‘’Kim var orada? Böyle de olur mu? O ses neydi öyle? Vay be, bu izlere bak hele? Bu taşta ne yazıyor acaba? Bilebilsek. Bir bilebilsek.’’ gibi acımtırak sözlerle kendi kendimize cevabı zor verebileceğimiz sorular soruyorduk.

Birkaç yıl önce yürüdüğümüz bu sokaklarda buranın asıl sahipleri ne yapıyordu sahi? Kendi yerleşim alanlarından koparılmış ve iş olanaklarının da kısıtlılığından dolayı Denizli’nin belli başlı bölgelerine taşındıkları gerçeği her defasında karşımıza çıkarak bu konuyu daha fazla deşmememiz gerektiğini hatırlatıyordu. İyi de sadece birkaç taşı üst üste koyarak bir yer yaşam alanı olamıyor maalesef. Bunun benzerini çok yakın zamanda Hasankeyf’te de gördük. Yaptık oldu düşüncesi… otosansür. Parantezi kapattık. Buraya kadar anlaşılması güç olan bir ahenk yokmuş gibi gelebilir size. En iyisi başka bir yola sapmadan Attuda’nın tarihi bir süreçten nasıl geçtiğine dair bir görsel paylaşalım:


    a) üstü yazılı antik bir taşın heybeti                         b) bir evin temelindeki mağrur bir taş

Doğdukları yerden ayrılmış olsalar da dini bayramlar ve özel günlerde bir araya gelerek geçmişle olan bağlarını diri tutmaları takdire şayan. Buranın daha fazla tanıtımını yapmak ve turistleri buraya çekmek için belli etkinliklere kolları çoktan sıvamışlar bile. Öyle ya hayat sevince ve beraberken güzel.



Hisarköy camii ve antik eserler

Görselde gördüğünüz bu tarihi taşlar Attuda yani Hisarköy camisi’nin arkasındaki alanda gelen misafirler için sergilenenler. Açık havada bir müze dolaşıyormuş duygusu fena ağır basıyor. 1963 yılında Hisar Köylüleri Yardımlaşma ve Çevre Güzelleştirme Derneği’nin de desteğiyle köyde “Attuda Müzesi” adında küçük bir müze bile kurulur. Okul deposu ve bazı evlerin içindeki eserler buraya taşınarak sergilenmeye başlanır. Gel gör ki müze 4 defa soyulduğundan eserler Denizli Müze Müdürlüğü’nce buradan taşınarak koruma altına alınır.

Şimdilerde o müze sadece bir tabeladan ibaret ve harabe bir vaziyette öylece duruyor köy meydnında.

Şunu da belirtelim, antik döneme ait bir yerleşim yerinden bahsetmiyoruz sadece, aynı zamanda Türk İslam dönemine ait birçok tarihi yapının bulunduğu yerleşim alanıdır burası.  Katmanlı bu yerleşimde bazı evlerin temellerinde kullanılan taşlar bu gerçekle bizi buluşturuyor. Yukarıdaki görsellerde görüldüğü gibi. Osmanlı dönemi ev mimarisinin en güzel örneklerini gene bu yerleşim yerinde görebilirsiniz. Evlerin içindeki ahşap oymaların üstünde biriken toz yumağı bile bu estetiği örtemeye yetmiyordu anlayacağınız.


dokuma tezgahı ve ahşap oymalar

Geçim kaynağına baktığımızda ise Hisar’da yapılan geniş çaplı bir proje kapsamında buğday, arpa ve bağcılığın 1960’lara kadar sürdürüldüğünü görüyoruz. Ancak zamanla bu faaliyetler yerini dokumacılığa terk etmiş.  Şimdiler bu mesleği yıllardır devam ettirmeyi kendine şiar edinen ve yaşadığı evden ayrılmayan Mustafa amca ve ailesidir. Bu tarihi yerleşimi bize gezdiren ve bununla kalmayıp değerli bilgilerini, deneyimlerini paylaşan da bizatihi kendisiydi. Dediğine göre vaktiyle her evde muhakkak bir dokuma tezgâhı varmış; ancak sit alanı ilan edilip bölgeden göç edince insanlar, bu mesleği bırakarak başka alanlara yönelmişler; ancak köyde kalanların çoğunun yaşlı ve emekli olduğunu düşündüğümüzde bu işin neden devam ettirilemediğini anlaşılır kılıyor, diyebiliriz. Özellikle vurguladığı nokta, bu işin usta-çırak ilişkisiyle yürütülmesi gerektiği yönünde. Ger gör ki bu gibi işlere çırak bulmak gökte ateş böceği bulmaktan çok daha meşakkatli artık. Yerli malı yurdun malı denir ve geçilir. Mustafa amcanın amansız enerjisi, meydanlarda in cinin top oynayamaması için yeterli gibi görünüyor şimdilik. Sürekli dillendirdiğimiz ve somut olmayan kültürel miraslardan olan Anadolu’nun misafirperverliğini iliklerinize kadar yaşatır. Bir gün, yolunuz düşerse evine muhakkak uğramayı unutmayın.  Köy meydanına giriş yaptığınızda solda kalan bayırın girişindeki ilk ev. Hemen kapıda dört mevsim aralıksız bekleyen iki tüplü televizyonun karşısına geçip seslenmeniz kâfi. 


meşhurların eskitemediği o iki televizyon

Eğer oradaysa muhakkak size cevap verecektir, merak buyurmayın. Bizden selam söylemeyi ve eşi Meral teyzenin kişiye özel yapmaktan yüksünmediği Türk kahvesini içmeyi sakın unutmayın!.. Zaten çay ya da kahve içirmeden ve yanında bir şeyler ikram etmeden katiyen sizi bırakmayacaklar. Kavurucu bir yaz gününde ansızın üstünüze yağan yağmur bile bu kadar ferahlatamaz içinizi.

Son cümleleri yazmadan, Attuda’ya dair birçok bilgiyi makalelerde bulabilirsiniz, özellikle bilimsel bir dil kullanmadık; çünkü fazla ayrıntıya kapılıp heyecanımızdan ödün verecek, kaçınılmaz bir mecburiyetle baş başa kalacaktık.  Bu yüzden yazdıklarımızda olabildiğince kesin yargılardan kaçınmaya, sadece tarihi yerleşim yerinin bizde bıraktığı izlenimleri hızlı bir özetle aktarmayı çabaladık. Şunu da sizinle paylaşmadan edemeyeceğiz, burada çektiğimiz onlarca fotoğraf ve videoyu hafıza kartının yakalandığı amansız beyin tümörü yüzünden maalesef kurtaramadık ve elimizde yalnızca yukarıdaki görseller ve burada fısıldayamadıklarımız kaldı. 

Köy sakinlerinin belirttiği üzere; bahar mevsiminde buralar başka güzel olurmuş.  Kaçın kaçın gelin dediler.  Ve bahardayız.



[1] Lykos Vadisinin batısındaki Salbakos Dağı’nın doğu yamacında, kuzey, güney ve doğu kısımları dik yamaçlarla çevrili bir sırt üzerinde kurulmuştur. Aphrodisias ile Laodikeia, Hierapolis ve Tripolis antik kentlerini birbirine bağlayan antik yol üzerinde yer almaktadır.

kaynakça:

HOBSBAWM, Eric, Tarih Üzerine, çev. Osman Ahınhay, Bilim ve Sanat yay. Ankara 2001

SÖĞÜT, Bilal, ATTOUDA (HİSAR) ANTİK KENTİ, Cedrus V (2017) 241-260 DOI: 10.13113/CEDRUS/20171

YILMAZ KOLANCI, Bilge, Attouda ve Hisar Köyü’nün Denizli Turizmindeki Yeri ve Önemi, Dr. Nevzat Gündağ’a VEFA Tarih, Kültür ve Sanat Yazıları, Çizgi Kitabevi yay, 2021, s.3696-386.

http://www.muzeler.gov.tr/yazdir?9609851AB2EDA11313C03A41B03F3074